Lev Nikolayeviç Tolstoy… Rus edebiyatının bana göre en etkileyici kalemlerinden biri. Aristokrat ve varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmesine rağmen toprağa dokundu, tarımla uğraştı; asker üniformasını giyip savaşın ortasında insanın karanlık yüzüne tanıklık etti. Fakat onun asıl mücadelesi ne cephedeydi ne de yazdığı büyük romanların sayfalarında. Tolstoy, ömrü boyunca hayatın anlamını aradı.
Sordu, sorguladı, itiraz etti. İnancın, ahlakın, eğitimin ve insan olmanın anlamı üzerine düşündü. Düşünceleri yüzünden kiliseyle karşı karşıya geldi. Fakat arayışından hiç vazgeçmedi. Kendi fikirlerini ve eğitim anlayışını hayata geçirmek için okul açtı. Çünkü onun dünyasında öğrenmek, yalnızca çocuklara ait bir uğraş değildi. İnsan yaşadığı müddetçe öğrenciydi.
Belki de Tolstoy’u bana yakın hissettiren tarafı tam olarak budur.
Bizler çoğu zaman öğrenmeyi okul sıralarına, diplomalara, gençlik yıllarına hapsederiz. Okul biter, sınavlar biter, diplomalar duvara asılır ve farkında olmadan öğrenmenin de bittiğini sanırız. Oysa insanın gerçek eğitimi belki de tam o noktada başlar.
Öğretmenlik mesleğinin en sevdiğim taraflarından biri de budur. Bir öğretmen aslında her sabah yalnızca işe gitmez; okula gider. Çünkü okul sadece öğrencinin öğrendiği yer değildir. Öğretmen de her gün yeniden öğrenir. Bazen bir kitaptan, bazen bir meslektaşından, bazen de küçücük bir öğrencinin hiç beklemediği bir sorusundan…
Öğrettikçe zihnimizde yeni pencereler açılır. Bildiğimizi sandığımız şeylere başka açılardan bakmayı öğreniriz. Ve yıllar geçtikçe insan şunu daha iyi anlar: Öğretmek, öğrenmenin başka bir biçimidir.
Belki de insanı yaşlandıran takvim değildir.
Merakını kaybetmesidir.
Öğrenmeyi bırakan insan kaç yaşında olursa olsun biraz yaşlanmıştır. Fakat merak eden, soran, deneyen ve hâlâ yeni bir şey karşısında heyecanlanabilen insanın içinde genç kalan bir taraf vardır.
Tolstoy bunun en güzel örneklerinden biri.
Altmış yedi yaşındayken bisiklete binmeyi öğrendi. Yetmişli yaşlarında tenis oynamayı denedi. Bugün “Tolstoy’un Bisikleti” diye anılan kavramın ardında da tam olarak bu hikâye vardır: Öğrenmenin yaşı yoktur.
Düşünsenize…
Dünya edebiyatına Savaş ve Barış ile Anna Karenina gibi eserler bırakmış bir adam, altmış yedi yaşında bir bisikletin üzerinde yeniden acemi olmayı göze alıyor. Dengesini kaybediyor, belki düşüyor, yeniden kalkıyor ve tekrar pedala basıyor.
Bence hikâyenin en güzel tarafı da burada.
İnsan kaç yaşına gelirse gelsin, bilmediği bir şeyin karşısında yeniden öğrenci olmayı göze alabiliyorsa hâlâ gençtir.
Bu yüzden ne zaman içinizden bir ses,
“Artık benden geçti.”
“Bu yaştan sonra nasıl yapacağım?”
“Ben bunu öğrenemem.”
derse, Tolstoy’u hatırlayın.
Altmış yedi yaşında bisikletine binen o ihtiyar delikanlıyı…
Sonra kendinize küçük bir iyilik yapın:
Bir kez daha deneyin.
Çünkü bazı yolların başında yaşımız değil, cesaretimiz yazar.
Ve insan merak ettiği, öğrendiği, yeniden başlayabildiği sürece…
Hayat devam ediyor.



