“Söz büyüdür.” diye okumuştum bir kitapta. O günden beri, ağzımızdan çıkan kelimelerin nereye vardığını düşünürüm. Bir söz, söylendiği yerde kalmaz; bir kalbe dokunur, bir hatıraya karışır, bazen yıllarca insanın içinde yankılanır. Unuttuğumuz bir cümleyi, onu işiten kişi ömrü boyunca taşıyabilir.
Atalarımız, “Çok dinle, az konuş.” derken sözün ağırlığını da hatırlatmış olmalı. İki kulağımız, bir ağzımız var; belki biraz daha işitelim, biraz daha anlayalım, söyleyeceklerimizi gönlümüzün süzgecinden geçirelim diye… Çünkü insan, dinlerken başkasına yer açar; konuşurken o yere ne bırakacağını seçer.
Dilimizde gündelik telaşın içinde söyleyiverdiğimiz ne güzel sözler vardır: “Günaydın”, “İyi günler”, “Güle güle”, “Hoşça kal…” Alışkanlıkla dudaklarımızdan dökülürler de taşıdıkları inceliği çoğu zaman fark etmeyiz. Oysa her birinde başkası için yapılan bir dua gizlidir. “Günaydın” derken birinin sabahına aydınlık dileriz. “Güle güle” ile uğurladığımız kişinin yoluna sevinç bırakır, “Hoşça kal” derken bizden sonraki zamanının da güzel geçmesini isteriz.
Bazen zor bir sabahı, içtenlikle söylenmiş tek bir selam hafifletir. İnsan, fark edildiğini hisseder; yüzündeki yorgunluk biraz çözülür. Az önce yabancı görünen bir sokak, bir koridor, bir kapı önü o sesle tanıdıklaşır.
Belki de kelimelerin efsunu burada saklıdır: Söyleyenin yalnızca bir anını alırken, işitenin bütün gününe eşlik edebilmelerinde.
Bu yüzden her sabah kapıdan çıkarken yanımıza birkaç güzel söz de alalım. Kimin hangi cümleye ihtiyaç duyduğunu bilemeyiz. Belki bizim usulca söylediğimiz bir “Günaydın”, bir başkasının uzun zamandır beklediği aydınlığın ilk işaretidir.



